Kitap Tanıtımı – Malcolm Gladwell: “Geleceğin daha iyi olacağı fikrinden naiflik akıyor”

0
97

“Aydınlanma’nın büyük vaadi, insanlara neyin doğru olduğunu söylerseniz onu yapacaklarıydı; kötülük cehaletten kaynaklanıyordu. Ama aptallık, sandıklarından çok daha inatçı çıktı.” – Alain De  Botton

Kitap Tanıtımı: Arş. Gör. Abdulselam Kaya

Editörlüğünü Rudygard Griffiths, çevirisini ise Cem Duran’ın yaptığı “Gelecek Daha Güzel Günler mi Getirecek?”, ilk baskısını verdiği 2017 yılından beri Domingo Yayınevi tarafından okurlarıyla buluşuyor. Kitap, adını ve içeriğini 2008 yılı itibarıyla düzenlenmeye başlanan Munk Münazaraları’nın (Munk Debates) 2015 yılındaki tartışma konusundan alıyor. Münazaranın konukları ise Matt Ridley, Steven Pinker, Malcolm Gladwell ve Alain De Botton.

Düzenlenen bu münazarada, 20.yy’ın ortalarından itibaren dünyanın teknoloji, refah, sağlık ve ekonomide yaşadığı olumlu gelişmelere dikkat çeken ve bu gelişmelerin geleceğe dair umutları arttırdığını savunan Matt Ridley ve Steven Pinker, bu gelişmelerin beraberinde çeşitli sorunlarıda getirdiğini savunan Malcolm Gladwell ve geleceğe dair mükemmeliyetçi bakışı eleştiren Alain De Botton’a meydan okuyor.

Steven Pinker’ın münazaradaki temel argümanlarından biri,  dünyada şiddet olaylarının gittikçe azaldığı ve dünyanın tarih boyunca en barışçıl çağlardan birini yaşadığı yönünde. Özellikle II. Dünya savaşından itibaren dünyada ciddi olarak nitelendirilebilecek bir savaşın yaşanmadığını, sadece irili ufaklı bölgesel çatışmaların yaşandığını ve savaş dolayısıyla yaşanan ölüm oranlarının önemli ölçüde azaldığını dile getiriyor. Son yıllarda Suriye’de yaşanan iç savaş, ölüm oranlarını biraz yükseltse de, önceki büyük savaşlarda yaşanan ölüm oranlarının fersah fersah gerisinde Pinker’e göre. Bu düşüncelerden yola çıkılırsa, içinde bulunduğumuz çağda şiddetin artmakta olduğu görüşünü savunmak için oldukça kötümser olmak gerekecektir. Pinker ayrıca, yaşam süresinin uzunluğuna, sağlık imkanlarının artışına ve hem ekonomik hem de sosyal anlamda refahın yükselişine dikkat çekerek bu verilerin güçlü bir gidişata işaret ettiğini iddia ediyor.

Matt Ridley’de tıpkı Pinker gibi benzer konulara vurgu yapıyor. Ridley, son elli yıldır insan ömrünün günde beş saat uzadığını, çocuk ölümlerinin azaldığını, sıtma hastalığından ölüm oranlarının düştüğünü ve okyanuslarda yaşanan petrol sızıntı kazalarının neredeyse kalmadığını ifade ediyor. Artık elimizdeki ekmek dilimi büyüklüğündeki bir aletle mektup gönderebiliyor, sohbet edebiliyor, film seyredebiliyor, yolumuzu bulabiliyor ve gündelik yaşantımızı tüm insanlara duyurabiliyoruz. Yaşadığımız sorunlarda bolluktan dolayı gerçekleşiyor Ridley’e göre. Trafik ve obezite bunlardan sadece birkaçı.

Ridley’in savunmasında en çok dikkat çeken söylemi ise medyaya yönelik. Ona göre algılarımızı yönlendirmede ve bozmada medyanın büyük bir etkisi var. Ridley’in de ifadesiyle “Dün bebek ölüm oranlarının yüzde 0,0001 düşmüş olması haberciler için cazip bir haber değildir. Oysa dün düşen uçak çok daha fazla dikkat çeker.”

Malcolm Gladwell ise münazarada her ne kadar muhalif tarafta görünse de geleceğe dair tamamen kötümser değil.  O sadece başarı olarak addedilenlerin uzun vadeli getirilerine şüpheyle yaklaşmakta. Onun ifadesiyle “Geleceğin daha iyi olacağı fikrinden naiflik akıyor.” Gladwell bu nedenle münazaradaki iki rakibini de Pollyannacı olarak niteliyor. Ona göre gelişen teknoloji güvelik sorunlarına neden olabiliyor. Özel hayatın gizliliğinden bankadaki paramıza kadar bir güvenlik sorunuyla karşı karşıyayız. Yine teknoloji ile beraber terör örgütleri daha kolay bir şekilde koordine olabiliyor. Hastalık ve kıtlığa karşı dayanıklı ekinlerin yaratıldığını ama bir yandan da iklim değişikliğine sebebiyet verildiğini ifade ediyor Gladwell. Hindistan ve Çin’de yoksulluğun azaldığını, bolluk ve refahın artığını ama bunu mümkün kılanın da bu ülkelerin toprağını, suyunu ve havasını zehirleyen sanayileşmenin sayesinde olduğunu dile getiriyor.

Son olarak Alain De Botton konuya farklı bir yönden yaklaşıyor. Alain, mükemmeliyetçiliğin korkutucu tarafına dikkat çekiyor. Her şeye mükemmeliyetçi yaklaşmanın tahammül sınırlarını zorladığını ifade ediyor. Vaat edilen şey cennet ama gerçekler trafik sıkışıklığı, kayıp anahtarlar, mutsuz ilişkiler ve vasat bir iş olunca sinirleniyoruz diyor Alain. Mükemmeliyetçiliğin her şeyi çözebileceği düşüncesiyle hareket edenlerin diğer şeyleri takdir etmeyi bıraktığını belirtiyor. Münazaradaki rakiplerini de tıpkı Gladwell gibi pollyannacılıkla itham ediyor. Rakiplerinin pozitivist yaklaşım tarzını eleştirerek felsefe, sanat ve diğer disiplinlerin de pozitif bilimlerle omuz omuza hareketinin desteklenmesi gerektiğini ifade ediyor. Ona göre Ridley ve Pinker’in bilimi tek çıkış yolu olarak görüp mükemmeli getireceğine inanması ve diğer alanları yok sayarcasına hareket etmesi, insanlık mirasının yok sayılmasıdır. Alain, bilimin şaşırtıcı ve sürekli değişimlerine itiraz etmiyor fakat tozpembe bir atmosferin yaratılmasına da karşı. Teknolojinin ilerleyip hayatın mükemmelleşeceği, ekonominin düzelip açlığın biteceği, tıbbın ilerleyip insanların çektiği acıların biteceği düşüncesi Alain’in ifadesiyle “mış”tan ibarettir. Kendisi bir İsviçreli olan Alain, şu an dünyanın en gelişmiş ve refah ülkelerinden olan İsviçre’de dahi türlü türlü sorunların olduğunu belirtiyor ve bu sorunlar her ne kadar küçümseyici olarak kullanılsa da hayatı elemle doldurma konusunda başarılı sorunlar diye de sözlerine ekliyor.

Kitap ayrıca tartışma başlamadan hemen önce okurlarından hangi tarafa yakın olduğunu belirleyip tartışma sonunda fikrinin değişip değişmeyeceği konusunda okuru meraka itiyor. Oldukça hararetli bir tartışma ortamının yaşandığı münazara, kitabın okuyucularına beyin fırtınası yaptırmakla kalmıyor, onları da tartışmaya dâhil ediyor. Tartışmacılar, çarpıcı çözümleme ve cevaplarıyla kitabın okurlarına zihin jimnastiği yaptırıyor.